31 Ocak 2013 Perşembe
Cuk Cuğa Veda...
Evet nihayetinde emmeye veda ediyoruz. Bugün ikinci gündü. Ama öyle güzel yanaşıp, beni okşayıp "hadi anne yatağa gidip meme yapalım" diyorsun ki, içim eriyor. Bazen boşverip aman versem mi diye düşünüyorum. Sonra vazgeçiyorum. Bu şekilde yemekleri daha iyi yiyeceksin. Ama uykuya dalman zor oluyor. Maalesef sallamak zorunda kalıyorum. Şimdilik yapacak bir şey yok. Emerek uyumaya alışkınsın çünkü. Geceleri emiyorsun şimdilik. Emmeye veda ederken biraz hüzünlü de olsa bana yaşattığın bu güzellik için sana sonsuz teşekkürler bebeğim.
Asya Ve...
Asya ve Bebekler: En sevdiğin oyuncaklar hep bebeklerin oldu. İlk bebeklerini teyzen almıştı. Zamanla çoğaldı da çoğaldı. Şimdi sanırım küçüklü büyüklü 30'a yakın bebeğin var. Ama eskisi kadar iştahla oynamadığını hissediyorum. Ya çok olduklarından ya da artık ilgi alanlarının değişmesinden. Ama seni onlarla oynarken seyretmek çok zevkli. Onları uyutuyorsun, yemek yediriyorsun, bazen çişleri geliyor. Bazen de kaybedip kızarak arıyorsun.
Asya ve Kalem: Sen kalemi keşfettikten sonra senin için yeni bir dünya açıldı. Artık çok sevdiğin yeni bir oyuncağın olmuştu. Zavallı oğlum senden gizli ders çalışmak zorunda kaldı. İlk zamanlar onun elinde hangi kalemi görsen istiyordun. İlk kurban da onun odasının duvarları oldu böylece. Duvarlar senin ilk eserlerinle doldu. Sonra kendi odan, koridorlar ve nihayet salon. Önceleri hiç üşenmeyip sen her uyuduğunda duvar silme seansları yapıyordum. Epey bir kas yaptım. Ama baktım baş olmuyor. Bende bıraktım. Şimdi teyzenin deyimiyle evimiz "köprü altları" gibi oldu. Ama senin de bu arada çizim yeteneğin epey gelişti. :)
Asya ve Resim Yapmak: Resim yapmaya da bayılıyorsun. Bir sarmal yapıp içine göz, kaş yapıyorsun. Tabi olabildiği kadar. Bazıları epey benziyor. Renklerle ilgili şarkımızı söylüyoruz resim yaparken hoşuna gidiyor. Parmak boyasını ilk denememiz çok başarılı değildi. Halıyı yıkatmak zorunda kaldım. Ve iki ay kadar ara verdik. Geçenlerde bu kez mutfakta tekrar yaptık. Etraf önceki kadar çok batmadı. Ama ellerinin o şekilde boyanmasında çok hoşlanmıyorsun.
Asya ve Legolar: Yazın aldığımız ve çok ilgini çekmeyen legolar geçen aydan bu yana sana keyif vermeye başladı. En azında çarçabuk sinirlenip kafama fırlatmıyorsun. Daha uzun süre oynuyorsun. Hatta geçen gün aylar önce aldığım ahşap puzzleını ilk kez tam olarak yaptım. Ama sadece bir kez, ikincide yine fırlattın. Bu tarz oyuncak ve oyunlar çok ilgini çekmiyor. Hatta bazen tam bir Montessori düşmanı oluyorsun. Mandal getiriyorum oynaman için atıyorsun, bardaktan bardağa boşaltma oyununu denedim bir kez yaptın ve istemedin. Acaba basit mi geliyor diye düşünüyorum.
Asya ve Kitaplar: İşte en sevdiğin oyuncakların. Büyük küçük, kalın ince, resimli resimsiz fark etmiyor. Ağbinin kütüphanesindeki bütün kitaplara bayılıyorsun. Senin kitapların arasında favorin tabii ki "Güzel ve Çirkin". Zavallı kitap o kadar yıprandı ki yapıştırılmadık sayfası kalmadı. Her sayfasını ezbere bildiğin halde bazı gün bir kaç kez okuyoruz. Bir de dergilerin var. İçinde hayvan resimleri olan dergileri çok seviyorsun.Her gördüğün hayvanın ismini söyleyip çıkardığı sesi taklit ediyorsun. Seninle dergi bakmak benin içinde çok zevkli.
Asya ve İngilizce: Şimdiden bir kaç İngilizce şarkıyı söyleyebiliyorsun. Twinkle little star, five little monkey, baa baa sheep bunlardan. Ayrıca hayvan isimlerinde bazılarının da İngilizcelerini biliyorsun. Bugün ilginç bir şey oldu. Kanepede zıplarken "anne bak jump yapıyorum" dedin. Sana bunu öğretmemiştim. Five little monkey şarkısından bu kelimeyi öğrendiğini düşünüyorum. Çok hoşuma gitti. Umarım ilgin hep böyle devam eder.

Asya ve Resim Yapmak: Resim yapmaya da bayılıyorsun. Bir sarmal yapıp içine göz, kaş yapıyorsun. Tabi olabildiği kadar. Bazıları epey benziyor. Renklerle ilgili şarkımızı söylüyoruz resim yaparken hoşuna gidiyor. Parmak boyasını ilk denememiz çok başarılı değildi. Halıyı yıkatmak zorunda kaldım. Ve iki ay kadar ara verdik. Geçenlerde bu kez mutfakta tekrar yaptık. Etraf önceki kadar çok batmadı. Ama ellerinin o şekilde boyanmasında çok hoşlanmıyorsun.

Asya ve Kitaplar: İşte en sevdiğin oyuncakların. Büyük küçük, kalın ince, resimli resimsiz fark etmiyor. Ağbinin kütüphanesindeki bütün kitaplara bayılıyorsun. Senin kitapların arasında favorin tabii ki "Güzel ve Çirkin". Zavallı kitap o kadar yıprandı ki yapıştırılmadık sayfası kalmadı. Her sayfasını ezbere bildiğin halde bazı gün bir kaç kez okuyoruz. Bir de dergilerin var. İçinde hayvan resimleri olan dergileri çok seviyorsun.Her gördüğün hayvanın ismini söyleyip çıkardığı sesi taklit ediyorsun. Seninle dergi bakmak benin içinde çok zevkli.
Asya ve İngilizce: Şimdiden bir kaç İngilizce şarkıyı söyleyebiliyorsun. Twinkle little star, five little monkey, baa baa sheep bunlardan. Ayrıca hayvan isimlerinde bazılarının da İngilizcelerini biliyorsun. Bugün ilginç bir şey oldu. Kanepede zıplarken "anne bak jump yapıyorum" dedin. Sana bunu öğretmemiştim. Five little monkey şarkısından bu kelimeyi öğrendiğini düşünüyorum. Çok hoşuma gitti. Umarım ilgin hep böyle devam eder.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Bu Tehlikeli Bir Şey Anne!
Bence bugünü en iyi ifade eden söz bu. Bugün, dün aniden
artık bez kullanmayacağım diyerek çıktığımız tuvalet eğitimimizin ikinci
günüydü. Ve sen küçük kelebeğim beni hiç yormadın. Yine iki, üç kazamız oldu
ama dert değil. Çünkü daha dün bir, bugün iki…J
Bugün ilk kez kakanı da yaptın lazımlığa. En çok bundan
korkuyordum. Çünkü ağbinde kötü tecrübelerim vardı. Artık kolaylıkla
oturuyorsun lazımlığa. Ama gözlerini koskoca açıp benim gözlerime bakıyorsun.
Sanki en ufak bir alarmda fırlayacakmış gibi. Ben gülümsüyorum seni ürkütmemek
için.
Bugün beni yine çok şaşırttın. Günler önce çatal için sana
“Asya bu tehlikeli bir şey eline batabilir” demiştim. Hatta acıtmadan biraz
eline batırmıştım ki sana zarar verebileceğini anlaman için. Bugün sen aynı
kelimeleri lazımlık için kullandın. Lazımlığın iki yanına sımsıkı yapışmış
şekilde “anne bu çok tehlikeli bir şey” dedin, iki kez. Çok şaşırdım ve hoşuma
gitti. Sanırım içine düşeceğini ya da canını acıtacağını düşünüyorsun. Bir
bilsen ki hayatta daha ne zorluklar var böyle atlatman gereken. Büyümek sancılı
bir yol bebeğim. Dilerim bu yolda hiç yorulmazsın ve bütün tehlikeleri
kolaylıkla atlatırsın.
Çok hızlı büyüyorsun. Ve ben sana yetişemiyorum hissine
kapılıyorum. Seni çok seviyorum…
25 Ocak 2013 Cuma
Bol Çişli Bir Günün Ardından…
Dün akşama doğru seninle hem alışveriş yapmak hem de biraz
dolaşmak için anneannenle birlikte çıktık. Kağıt bezin bitmişti. Marketten
dönerken serviste bir anne ve kızı da vardı. Anne, kızının senin yaşlarındayken
bezi bıraktığını söyledi.
Aslında 18 aylıktan itibaren ilk sinyalleri vermeye
başlamıştın. Birçok kez anne çişim geldi dediğin hatırlıyorum. Ama okuduğum
kitaplar 20 aydan itibaren tuvalet eğitiminin başlaması gerektiğini söylüyordu.
Erken davranıp yanlış yapmak istemedim. 20 aylık olduğunda büyük bir hevesle
sana üzerinde sincaplar olan bir tuvalet adaptörü aldım. Çok beğendin ama asla
oturmadın. Beni “sincapa çiş yapacam” deyip banyoya götürüyordun sonra lavaboda
suyla oynamaya başlıyordun.
Sonra bir lazımlık almaya karar verdim. Ama nasıl bir şey
alacağımı bilemiyordum. Uzun süre araştırdım. Babanla gittiğimiz her alışveriş
merkezine, her mağazaya baktık. Beğenemiyorum, beğenmiyorum… Hatta bir gün bir alışveriş merkezindeki
lazımlığı yine es geçiyordum ki sen kucağımda avaz avaz bağırmaya başladın
“Çişimi tuvalete yapıcam”
Ertesi gün baban ilk gördüğü lazımlığı aldı. Olabilecek en
sıradan ve basit lazımlık. Bayıldın.. Çekilin yoldan Asya geliyor… Onu araba
yaptın… Giysilerin varken oturuyordun zaman zaman. Ama popon açıkken kesinlikle
oturtamadık. Çok da üstelemedim. Ama her bezini değiştirme fasıllarında artık
zamanının geldiğini tuvalete yapman gerektiğini konuşuyorduk. Bazen
bebeklerinin çişini yaptırdık.
Bugün ilk bezini çıkarırken aniden yenisini takmama kararını
verdim. Yarım saatte bir lazımlığa oturmak için gittik. Ama ne mümkün, altın
açıkken kesinlikle oturmuyorsun. Çeşitli yollar denedim akşama kadar. Çok
sevdiğin bir kitapla şantaj mı yapmadım, hayatında iki kez yediğin lolipopla rüşveti
mi denemedim. Hatta bir ara bir parmağım yukarda seni tehdit ederken buldum
kendimi, hemen indirdim tabi. Hiçbiri işe yaramadı. Tabi bu arada banyo ağzına
kadar çişle ıslanmış giysilerinle doldu. Yarın ne giyeceksin bilmiyorum… Bir
ara pes etmeyi düşündüm. Altına bez bağlayacaktım. Ama intte okuduğum bir yazı
bu işe başladıysanız kesinlikle tekrar beze dönmeyin yazıyordu. Hayda kaldık mı
iki arada… Diye düşünürken ve benimde artık pilim bitmişken aklıma son bir
fikir geldi. Hadi bebeklerine havuz yapalım dedim ve koşarak banyoya gittik.
Küçük bir leğene su koyduk ve sen hiç itiraz etmeden lazımlığa oturdun.
Oturmakla da kalmadın ilk çişini yaptın. Hemen teyzeni aradık müjdeyi verdik
babanı da aradık ama ulaşamadık. Yatana kadar üç kere yaptın. Yarın ne olacak
merak ediyorum. Bir kere baş koyduk bu yola. Hayrola….
24 Ocak 2013 Perşembe
İLK Mimim
Merhaba
23 aylık bebeklerin genel özelliklerini araştırırken tanıştığım bloğu ile bana
geç de olsa yeni bir dünyanın kapılarını açan sevgili Bahar, işte ilk mimim.
Şu an olsa çok sevinirim.
Kızımı gözüm arkada kalmadan bırakabileceğim, evimize yakın bir kreş
bulsam. Çocukların yaz, kış oynayabilecekleri benim de çiçek, sebze ve meyve
yetiştirebileceğim bahçeli bir evim olsa,
Şimdi orada olmak
vardı
Aslında şimdi olmak istediğim yerdeyim. Ama bir süre önce görür görmez
vurulduğum Avusturya’daki bu kasabada da olsam fena olmazdı.
Neleri özlüyorum.
İşte bu beni can evimden vurur. Tam bir eski
günler manyağıyım çünkü. Geçmiş iyide olsa kötü de olsa özleniyor nedense.
Geçmişten neyi özlemiyorum ki. Çocukluğumu, eski arkadaşlıkları, çocukluğumun
geçtiği sokakları, kokuları, tatları ve tabi en önemlisi babamı..
Ama geçmişten bir enstantene istersen…
Bir kış günü, Pazar sabahı.. Masmavi
gökyüzü, bembeyaz bulutların arasından bir görünüp bir kaybolan güneşin parlak
ışıkları erimeye yüz tutmuş karların üzerinde parlıyor. Evimizin içi annemin
sabah yaktığı ama artık sönmeye yüz tutmuş sobanın sıcaklığıyla dolu. Arada
sobaya gidip yapışıyorum. Canım acıyana kadar bekliyorum. Ve fonda TRT’nin
Pazar Konseri.
Sırf bu anı hissetmek için her Pazar
mutfakta kahvaltıyı hazırlarken radyo 3’ü açıyorum sonuna kadar. Hele birde
yerde kar, gökyüzünde güneş varsa değmeyin Pazar keyfime.
Çok severim.
Başarılı olmayı. Okumayı, Ailecek film
izlemeyi. Desperate Housewife'n her bölümünü en az üç kez seyretmeme rağmen tekrar tekrar izlemeyi. Oğlumla o okuldan geldikten sonra sohbet etmeyi. Kızımla kitap
okumayı (Ama güzel ve Çirkin olmasın lütfen ezberledim artık günde on defa da
okunmaz ki)
Nefret ederim.
Bencillik. Umursamazlık. Hiçe sayılmak
Bugünlerde çok fazla dinledim.
Bugünlerde çok fazla müzik
dinleyemiyorum. Ama kızımla küçüklüğünden beri Cibelle - Green Grass, Frank Sinatra - I Love You Baby dinleyip zıplamaktan keyif alıyoruz.
Şimdiki ruh halim.
Yorgun, biraz tedirgin ve umutlu
Teşekkürler…
Biz cuk cuksuz ne yapacağız?
Bizi gören herkes bırak artık şu memeyi kocaman oldu
neredeyse iki yaşına girecek, bir faydası kalmadı, süt su oldu, sana da
yazık diyorlar. Ben de biliyorum. Nasıl
bilmem iki yıla yakındır, yataktan dayak yemiş gibi kalkıyorum. Arabada,
alışverişte, misafirlikte, takside “Anne cuk cuk” diyeceksin diye aklım
çıkıyor. Ama daha arabaya biner binmez başlıyorsun. Cuk, cuk, cuk cuk…
Bazen benimde kolayıma geliyor, yalan değil. Gecenin en
güzel anlarında, sen kıvranmaya başlayınca ağzına memeyi veriyorum ve abuk bir
şekilde de olsa uyuyorum.
Her ne kadar iki yaşına kadar anne sütünün bağışıklığı
güçlendirdiğini düşünsem de bazen dayanılmaz oluyor bu da doğru. Özellikle
vücut şeklimin bozulduğunu düşünmek beni üzüyor.
Ama gerçeği söylemek gerekirse memeden seni nasıl keseceğimi
de bilmiyorum. Çünkü ağbini hiç emziremedim. O yüzden sen doğduğunda o ne zaman
isterse o zaman bırakıcam gibi ütobik laflar bile ediyordum. İstiyorum ki bu
işi en doğru zamanda, en doğru şekilde yapayım. Göğsüne kıl yumağı yapıştır
falan diyorlar. Ama eminim sen çekip alır tekrar emmeye devam edersin.
Bir kitapta memeyi bırakmaya anne ve bebek beraber karar
verir diyordu. Galiba o kitabı yazan bir erkekti.
Biliyorum sen de artık yavaş yavaş zamanı geldiğinin
farkındasın. Çünkü gündüzleri meme istediğin zaman hınzır gülücükler atıyorsun.
Gelip beni (aslında göğsümü) okşuyor, hayran hayran bakıp ardından
patlatıyorsun “Anne cuk, cuk istiyom”. Ya da bebeğini veya dün yaptığın gibi
eşeğini getirip, emmek istiyor deyip sonra tam ben onu emziriyor gibi
yapacakken sen oyuncağı elimden alıp fırlatıyor ve aç bir kurt gibi
saldırıyorsun. Bense sadece izliyorum. Ve düşünüyorum “biz cuk cuksuz ne
yapacağız?”…
22 Ocak 2013 Salı
Mucize Bebeğime
Canım kızım…
Seni ve bizi sana anlatmak için çıktım bu yola. İstersen
sana neden Kar Tanem dediğimle başlayayım.
Sen benim mucize bebeğimsin.
Neden mi? Sana hamile kalmadan önce doktora kontrole gittiğimde doktorum
bana bende her iki yumurtalıkta da çikolata kisti olduğunu ve kesinlikle
çocuğum olamayacağını söyledi. Ameliyat olmam gerekiyordu ve Ağustos ayı için
gün alındı. Sanırım Haziranda ben tekrar doktora gittim ve hamile olduğumu
öğrendim. Doktor çok şaşırdı ve düşük riskimin olduğunu söyledi. Her hafta
kontrole gidecektim. Yalan değil ilk zamanlar her an düşük olabilir diye
bekledim. Olsun diye değil ama. Bir hafta sonra gittiğimde bir de ikizin
olduğunu öğrendik. Doktor yine hayretler içinde… Ama onun büyümeyebileceğini de
belitti. Öyle de oldu. O yok olurken, seni besledi. Hamileliğim yaşımın ileri
olmasından mıdır nedir, zaman zaman ağır geçti. Çünkü idrar yolları iltihabıyla
başlayıp, dönemin bütün moda griplerini geçirdim. Sonuncusunda 10 iğne…
7 Mart 2011, Pazartesi, saat 10:30’da dünyaya gözlerini
açtın. Cumartesi doktorumuza son kontrole gittiğimde, “pazartesi bebeği artık
alalım Arzu” dedi. “Tamam” dedim. İki gün sonra doğacaktın, ertesi gün de seni
alıp evimize gelecektik ve hayatımıza kaldığımız yerden bir fazla devam
edecektik ama ÖYLE OLMADI.
Odamın penceresinden dışarıyı seyrettim. Eğer bir hastane
odasında olmasam saatlerce seyredebilirdim. En sevdiğim manzaradır kış
manzarası. Sen böyle bir günde doğdun. Küçük bir kar tanesi.. Eşsiz, benzersiz,
özel…
Sen doğduktan 1 saat sonra ben derin acılarla kıvranırken
seni yanıma getirdiler. Allahım sanki bir çift kırmızı gül yaprağı dudakların…
Gözlerin kapalı ama olmayan kaşların tıpkı şimdi bize kızdığın zamanlarda
yaptığın gibi çatık. Seni emzirmeye çalıştım. Biraz emdikten sonra bıraktın.
Yorgunluğuna verdik. Sonra tekrar ve tekrar. Her seferinde daha az emdin. Ve
bir süre sonra hiç emmez oldun. Hemşirelerin giydirdiği eldivenlerini
çıkardığımda tırnaklarının morarmış olduğunu gördüm. Biraz endişelendim ama
kontrole gelen doktor her seferinde “bebeğin gayet iyi annesi” deyip gidiyordu.
Bu, gece 3’e kadar devam etti. Bir hemşire fark etti hastalığını
hemen seni aldılar ağlata ağlata serum taktılar. Babanı çağırdım. Bebek yoğun
bakım bölümü olan başka bir hastaneye gitmen gerekiyordu. İnanılmaz bir tipi
var. Ambulansla giderken, küçük bir kaza bile atlattınız. Ve seni benden
ayırdılar. Tam 18 gün…
Ertesi gün oranın doktorunu seni sormak için aradığımda
hemşire doktorun bir müdahalede olduğunu cevap veremeyeceğini söyledi. Arkadan
bir bebeğin ağlama sesleri…
Meğer o bebek senmişsin. Seni bağırta bağırta acilen göğsünü
delerek tüp takmaları gerekmiş. O gün seni görmeye gittiğimizde orada
ölebilirdim. Her yanından tüpler kablolar geçiyordu, zor nefes alıyordun. Meğer
anne karnında zatürre mikrobu kapmışsın. Doktor Allahtan ümit kesilmez diyor.
Ben ümitsiz, çaresiz…
Ama sen güçlüydün. İlk birkaç gün durumunda bir değişiklik
olmadı. Çaresizce yanına gelip sana bakıp ağlaya ağlaya dönüyordum. Bomboş akan
sütlerimi biriktirmek bile beyhude geliyordu. Sonra bir gün hemşire benden süt
istedi. Artık damardan değil biberonla besleyeceklerdi seni ve ben her gün
poşet poşet sana süt getirdim. Bir gün seni yine ziyarete geldiğimde hemşire
göğsümü açmamı seni kucağıma vereceğini söyledi. İnanamadım, dünyalar benim
oldu.Daha da güzeli göğsüme verir vermez senin memeye saldırışın. Hem
ağlıyorum. Hem emziriyorum. Diğer göğsümden sütler yerlere akıyor. Gözyaşım
süte, sütüm gözyaşına karışıyor ve sen emiyorsun. Mucize gibi…
Her geçen gün daha güçleniyorsun. Hatta benim odaya
girdiğimi çıktığımı hissedip ona göre tepkiler veriyorsun. Küvözü ayaklarınla
çıkmak istercesine tepiyorsun. Hemşireler şikayet etmeye başlıyorlar ve bir iki
gün daha kalman gerekirken, seninle 18 gün sonra aynı yatağı paylaşıyoruz. O
gün bugündür…
21 Ocak 2013 Pazartesi
Kış Güneşinde Bir Bahar Dalı
Kışın ortasında çok güneşli bir güne uyandık bugün. Dışarı
çıkmayı ne kadar çok seviyorsun. Hemen “apakalarımı giyecem” diye koştun. Ve
gözlüğün… Bu sıralar gözlükle dışarı çıkmaktan çok hoşlanıyorsun. Çıkmadan
takıyor ve eve gelene kadar hiç çıkarmıyorsun. Güneş gözlüğüne çok tahammül
edemeyen biri olarak bana ilginç geliyor. Bugün ilk defa bebeklerinden birini
de dışarı çıkarmak istedin. Taşımakta zorlansan da bana vermedin. Önce kuşların
yemesi için kuru ekmekleri bir ağacın altına döktük. Sen kuşları çağırdın.
“Gelin memek yiyin”
Biraz dolaştık ve evin yakınlarında bir kreşi görmek
amacıyla gittik. Hiç beğenmedim. Dilerim zamanı geldiğinde seni böyle bir yere
bırakmak zorunda kalmam. Çocukların yattıkları yer resmen idrar kokuyordu.
Doğduğun günden itibaren elimden geldiğince hijyenik bir ortamda seni büyütmeye
çalışırken, nasıl öyle bir yere bırakırım. Ben asıl oradaki çocuklara üzüldüm.
En küçüğü 16 aylık. Ve anneler, hangi anne çocuğunu öyle bir yerde görmek
ister.
Evimize geldiğimizde iyice yorulmuştun. Yemeğini yedikten
hemen sonra uzun bir öğle uykusu.
Dilerim işe başlayana kadar her günümüz bir önceki günden özel
olur.
İlk Yazım
Hayatıma, hayatımıza girdiğin ilk günden bu yana hep umut
ışığımız, gülen yüzümüz oldun. Bir bahar çiçeği kadar taze, bir kardelen kadar
güçlü oldun hep. Seninle gülmeyi güldürmeyi yeniden anımsadık sanki. Hani “anne
ben üzülmüyorum, mutlu oldum bak” diyorsun ya, hani gözlerin kapanıncaya kadar
gülüyorsun ya, işte o zaman yaşadığımı nefes aldığımı hissediyorum. Kitaptaki
bir böceğin ağlamasına dahi üzülüp o minik ellerinle teselli eder gibi okşayıp
“ağlama, ağlama” diyorsun ya, işte o zaman ben de kalbinin o sonsuz sıcaklığına
ve ve şefkatine sığınıyorum. Küçük sevgi dolu kalbin benim büyük ama katılaşmış
kalbimi eritip adeta kendi içine alıyor. Ben sen oluyorum. Ne çok şey var
seninle ilgili yazmak istediğim. Neredeyse iki yıl oldu aramıza katıldığın. Ama
onlarca şey birikti, taştı. Seninle ilgili tüm bu güzelliklerin sadece bende
kalması olmazdı, minik kuşum. Her gün onlarcasını yaşadığım bu mutlulukları
sadece kendime saklarsam hem benim naçiz zihnimde birer birer yok olup
gidecekler hem de sen büyüdüğünde bunları okuyamayacaktın.
İşte bu yüzden açtım bu bloğu. Sana seni anlatmak için. Sana
seninle değişen güzelleşen hayatımızı anlatmak için. Bize kattığın tüm
güzellikleri, seninle paylaşmak için.
Adını da Kar Tanem koydum. Neden Kar Tanem koyduğumu, başka
bir yazımda uzun uzun anlatacağım.
Kimse okumasa da bir gün bu yazdıklarımı senin okuman
umuduyla hep yazmaya devam edeceğim. Senin için ve belki kendim için… Küçük Kar
Tanem…
Hadi yine saklambaç oynayalım. Ve sen saymaya başla; “Bir
kar tanesi, iki kar tanesi, üç kar tanesi…..”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)